İnsan bedeninin hikâyesi artık bilimin anlattığı bir destan. Darwin’den bugüne biliyoruz ki, Kur’an’ın diliyle ‘beşer’, bir anda yaratılmadı.

Kemikler evrildi, beyin genişledi, sinir ağı karmaşıklaştı. Biyolojik bir varlık olarak beşer, uzun bir sürecin ürünü. Bu, artık tartışma değil, olgudur.

Fakat asıl mesele tam da burada başlar:

Bedenin ortaya çıkması, ‘insan’ın ortaya çıkması için yeterli miydi? Bilim ve din bu konuyu konumlandıkları yerden açıklamaya çalışırken maalesef “evrim ve yaratılış” ikilemine düşmüştür. Bu süreç varoluş olarak tanımlanmaktadır.

Kur’an bu soruyu doğrudan sormaz; ama bilime de dine de ışık tutarak cevabın zeminini inşa eder.

Dehr Suresi’nin ilk ayeti bir kapı açar: “İnsanın üzerinden, henüz anılan bir şey değilken uzun bir zaman geçmedi mi?” Burada ‘yokluk’tan değil, ‘isimsizlik’ten bahsedilir. Bir varlık vardır, fakat kendisini konu edinebilen, kendi üzerine düşünebilen bir özne henüz yoktur.

Diğer ayetler bu tabloyu tamamlar: Topraktan bitirme, süzülmüş bir öz, nutfe… (Nuh 28, Mü’minun 12-13). Anlatılan ani bir mucize değil, süreçtir. Kur’an, beşerin bedensel serüvenini gizlemez; zamana yayar.

İşte tam bu noktada, Enbiyâ Suresi’ndeki o çarpıcı metafor devreye girer: “Göklerle yer bitişik (ratq) iken, biz onları ayırdık (fetq).” Burada anlatılan sadece kozmik bir doğum değildir. Ayrışmamış, kapalı, kendi üzerine kıvrılamamış bir varoluş halinden; açılan, farklılaşan, bilincin aydınlığına kavuşan bir safhaya geçiştir.

Bu, şu demektir: Bilinç vardı, ama henüz kendini bilecek bir ‘kendi’ yoktu. Beyin vardı, ama ‘Ben neyim?’ sorusunu soracak bir özne oluşmamıştı. Beşer yaşıyor, tepki veriyor, hayatta kalıyordu; fakat yaşamını anlamlandıramıyordu.

Dehr Suresi’ndeki “uzun zaman” işte bu aralıktır. Ne mutlak yokluk ne de cehalet; kendilik bilincinin sahneye çıkmadığı bir varoluş süreci.

Hayvan da yaşar, korkar, öğrenir. Beşer de bunları yapıyordu. Fark, ölçülemez bir sorgulamanın başlamasıyla ortaya çıktı:

Sadece “Nasıl?” değil, “Niçin?”. Sadece içgüdü değil, sorumluluk. Sadece hayatta kalma değil, anlam arayışı. Bu, dilin, sembolün ve ölüm farkındalığının açtığı bir uçurumdu.

Kutsal metinler bu radikal kırılmayı ‘Âdem’in yaratılışı’ ile anlatır. Âdem, yeni bir biyolojik tür değildir. Kendisinin, fiillerinin ve var oluşunun hesabını verebilen bilinç düzeyinin adıdır. Bu, doğuştan verilmiş bir statü değil, kazanılan bir mertebedir.

Dolayısıyla, insan bedeni evrime tabidir; insan olma hali ise tekamüle. Evrim, kemiklerin ve genlerin hikayesidir. Tekamül ise o bedende yeşeren ahlakın, merhametin, sorumluluğun ve kültürün hikayesidir.

Dehr’deki o “uzun zaman”, bu geçişin ta kendisidir: İnsanın var olduğu ama henüz “kendisi” olamadığı, konuştuğu ama temsil edemediği dönem.

Ve asıl çarpıcı olan, bu zamanın kapandığını sanmamızdır. Beşerlik, biyolojik olarak neredeyse tamamlandı denebilir. Fakat insan olmak, bilinç ve sorumluluk düzleminde, her nesilde ve her bireyde yeniden başlayan bir süreç... Dehr, geçmişte kalmış bir çağ değil, her an içinden geçmekte olduğumuz bir eşik.

Belki de cevabı asla tam veremeyeceğimiz o ilk soru, nihayetinde kişisel olana dönüşür:

Bedenimiz beşer. Peki, bilincimiz ne kadar insan? Adem ve tasavvufun ifade ettiği “insanı kamil” bu sürecin neresinde?