Sevgi çoğu zaman edilgin bir duygu gibi anlatılır. Hissetmekle sınırlı, yaşanıp geçen bir hâl gibi. Oysa sevgi, insanın iç dünyasında başlayan ama dış dünyada karşılığını bulan etkin bir güçtür. Sevgi tüketmez; üretir. Sahip olmaz; var eder.

İnsan sevdiğinde bir şey meydana getirir. Bir söz, bir davranış, bir anlam, bir ilişki… Sevginin olduğu yerde hareket vardır. Durgunluk sevgisizliktir. Çünkü sevgi, varoluşun akış hâlidir.

Bu yüzden her eylemin ardında sevgi vardır demek, saf bir iyimserlik değildir. İnsan yalnızca sevdiği şey uğruna harekete geçer. Sorun şudur: Sevgi her zaman olgun değildir. Bazen daralır, bazen yönünü kaybeder, bazen korkuyla zehirlenir. Yıkıcı eylemlerin arkasında bile, bozulmuş bir sevgi vardır. Kendini koruma arzusu, ait olma ihtiyacı, anlamı kaybetmeme çabası… Bunların hepsi sevginin çarpılmış hâlleridir.

Gerçek sevgi ile bozulmuş sevgi arasındaki fark nettir. Gerçek sevgi çoğaltır. Alan açar. Hayatı genişletir. Bozulmuş sevgi ise daraltır. Kapatır. Korumak adına yok eder.

Bilim insanı sevgiyle çalışır; hakikati sever. Sanatçı sevgiyle üretir; ifadeyi sever. Anne-baba sevgiyle var eder; hayatı sürdürmeyi sever. Sevgi olmadan üretim olmaz. Sadece tekrar olur.

Sevgi bir duygu değil, bir yönelimdir. İnsanın varoluşunu nereye doğru akıttığının adıdır. Yaratıyorsa sevgi olgunlaşmıştır. Yok ediyorsa sevgi korkuya teslim olmuştur.

Bu yüzden mesele, sevmek ya da sevmemek değildir. Mesele, sevginin neye dönüştüğüdür. Çünkü sevgi, insanın elinde ya hayatı büyütür ya da hayatı boğar.

Sevgi yaratmaktır. Üretmektir. Var etmektir.

İnsan, ancak sevdiği ölçüde dünyaya bir şey katar. Ve dünyaya bir şey katmayan insan, var olmuş sayılmaz.

Yunus’un diliyle “Sevelim, sevişelim Dünya kimseye kalmaz”